merhaba biriciğim,
hayallerinin izinden giderken, önüne bakmayı unutmuş, gözlerini ayaklarından ayıramamış, küçük kırmızı rugan ayakkabılı kızdan selamlar olsun sana...
saçlarını iki yandan toplayacakken, ellerinin yetersiz kaldığını görüp, ellerini özlediği bir zamanda yazıyor sana bu kelimelerini. eteklerinin savrulduğu anda rüzgara gülümseyip, bir küçük gamzesiyle kıskanıyor seni tenine deyip geçen ılık esintilerden.
minik minik atıyor adımlarını kolunda huzur uykusunda uyuyorken kolu.
kirpiklerinden kıskanıyor seni bakıyorken gözlerinin içine,
kendi gözlerinde sevinç derdinden müzdarip yaş dolu.
hayallerimizin izinden yürüyorken çarpıştık seninle, filmlerdeki gibi.
elimizde defter kitap yoktu diğerlerindeki gibi.
ruhlarımız kolumuzda yürüyorduk evvelden beri.
çarpışınca düştü yere ikisi de, o an karıştırdık hangisi senin hangisi benim...
bizi dahi hayrete düşürecek denli birbirine amade iki ruh işte yerde olan.
hadi seçip al birini dedim, sen benim olanı alıp koluna taktın, ona usul usul anlattın ;
"yürektir yerin,gel şimdi oraya gidelim..."
titreyen iki bacağım üzerinde zor duruyorken, gözlerin içine bakmaya cesaret ettim.
o ne büyük dünya ki, kayboldum.
yürüğüdüm her yeni mekanda, seni bana anlattı için.
mahmur gözleriyle bakan güneşin sabahı kadar beklenen,
uykusu gelmiş bir dünya gibi gecede hiç bitmeyen bir sevgiden mamülmüşsün.
uykuların baştacı olmuşsun, rüya değilmiş uykularımı süsleyen rüya gibi varlığın,
gerçeğin kendisi, seni , beni imiş.
ellerin aynı söylediğim , minik, bir dünya sevgi dolu, avucunun içi sıcak,
parmakların yaramaz bir çocuk gibi birbiri ile sevecen arkadaş,
tırnakların yolunu kazıdığın sırdaşın, aya çizgilerin hep mutluluğu bulmuş,
yalnız bırakmak istemeyen bir vefa bütünü misali...
kolların, güneşi içine çeken, hayat veren sarmaşık gibi dolanmış üzerimde.
yaprakların kıyı köşelerdeki tozlu sarmaşıkların koyu yeşiline benzeyen değil,
baktıkça can veren, hayat katan, samimiyetini avazı çıktığınca haykıran,
şarkı söyleyen bülbül gibi, vucudum üzerinde dans eden bir balerin misali...
saçların, sarmaşığın en üst yapraklarındaki tazelik gibi,
yeni yeni filizlenen güneşe selamını veren,
umut dolu bir kaç yaşam telden çıkan namelerin söylediği şarkı gibi,
dinlenilen, dillerden düşmeyen bir klasik misali...
alnın, gözleri kamaştıracak denli pak, gözlerin içinde kendini gördürecek denli aydınlık. kırmızısı olmadan, bir gülün solmasına şahit kılınmadan,
siper edilesi bir güç , hayran kalınası bir berrak.
birazdan üzerinde düz çizgilerle beliren yolların bize götürecek isteyenleri biliyorum,
adımızı yazacak belli ki satırlarını oluşturuyor bir bir.
kaderin defterinde yazılı, okuduğumuz en güzel şiirin kelimelerinin saklı olduğu
altın kapaklı defter, ışıltısının beni sana aşık ettiği bir büyü misali...
kaşların,kendinden emin, çatıklığı ortadan kaldırıp da, inadına sevecenliği ortaya koyan
bir mızrap gibi, acıtmadan batıyor gönüllere.
akan damlalar kan değil; kinlerin, nefretlerin, öfkelerin irini.
temizliyor sanki üzerine konduğu bakışların her birinde yürekleri.
en içten bakışların üzerine yaslanmış, siyah takım elbiseli bir beyefendi,
bir duruş ki, asil ruhlar misali...
gözlerin...
içlerine bakamadığım, ürktüğüm, ama en sevdiğim bir gönül cevheri.
pırıldayan içlerinin üzerine gerilen brandayı aşabilen,
yapay çizgileri üzerinde rengin ahenkliğini sunsa bile,
asla kendi renginden taviz vermeyen bakışların sahibi,
konuşamayan dillerin, titreyen ellerin, üzerinde durmaya mecali kalınmayan bacakların, yerinden çıkacak denli delice çarpan yüreklerin, akamayan yaşların tercümanı ,
kelamların raksında ayakları yere değmeden bir kaç dönüşle
kendine hayran bırakan peri misali...
beyaz üzerine giydiği renkli kıyafetiyle endamını belli eden bir vucud gibi heybetli, mütavaziliğinden bakmaya kıyamadığı güzellikler önünde başını öne eğdiren bir efendiliğin hayat bulduğu bakışların doğduğu cumbalı ev gibi, samimi, derin, özlenilen, eskimeyen...
kağıdımın köşesine çizdiğim, etrafını kapatıp kimsenin bulmasına izin veremediğim,
kendim kaybedip kendim bulduğum bir hazine emsali,
bakılmaya doyulmayan,aç susuz kalınmaktan şikayetçi olunamayacak kadar değer verilen, pırlanta gibi.
pırlantaya "taştır" diyen dillere sessizce haykıran cevap cümlesinin baş tacı kelimesi.
pahası yok,değeri çok. kırpmak zorunda kaldığım gözlerimin her kapanışında
hasret kaldığı kadim dostu. kalbin aynası misali...
elmacık kemiklerin mesala, güldüğünde sahneye hızla atılan bir hayran gibi,
gözlerine alkış tutuyor. sarılmak istiyor kirpiklerinden tutunup,
sıkıca bağrına basmak istiyor gözlerini.
yanağındaki tüm sevecenliği hak geçirmeden dağıtıyor sevimli yüzüne.
burnun, kokluyor beni.
aldığı güzel kokuların hatrına gülüyor yüzün üzerinde sana bakan her kişiye,
selam duruyor sanki, öyle candan, öyle samimi.
dudakların...
eteğinin fırfırında can bulan pembe elbiseli kız gibi.
yüzünün güzeli, yüreğimin biriciği.
kıskanılansın heyhat , güzelliğini dillere döken kelime çoktur şimdi.
söylediği her kelimeyi sayacak denli deli, buselerinle yaşayacak kadar veli oldu bu kişi. özenle biçilmiş bir kaftan misali, oturduğu vucudun gösterişi ,
yaradanın güzelliğini her bakışta hatırlatan, hatıranın en can alıcı yüklemi gibi...
göğsün, üzerine bastırıldıkça sevgi fışkıracak bir deryanın derinliği,
martıların aşık olup sema edeceği bir ayrı dünya gibi.
öyle büyük bir bekçi ki,
yaşam denilenin içinde korur beni içinde tuttuğun saray evin, yüreğini.
yüreğin...
saray desem, taşlardan yapılmıştır o , seninki yufka misali
ay parçasıdır desem, ay senin yüreğinden almış o cemali
güldür desem , kokusu yüreğinin bahçesinden çalıntıdır
gündür desem, günün sonu vardır gece, senin yüreğin sonsuzca açıktır oysa herkese
zevktir desem, güldürdüğün anlar zevk sefa zamanında değil, kederdedir ne mutlu
aşktır desem, doğduğu yeri söylemiş olurum,
ne büyük nimettir ki bu mutluluk ile yaşar, huzur bulurum.
adını , emsalini , misalini söylemek haksızlıktır,
bir sen varsındır bir de yüreğin senden içeri.
anlamaya çalışma heyhat !
anlayabilecek yürek, yoktur bu cihanda şimdi.
içine girmeyi deneyenler kapıları ardına kadar açık bulur,
buyrun ey güzel ruhlar, sizi huzurdan sarhoş edecek en güzel mey budur.
anlattın usul usul ona, yüreğine geldi sıra, anlatmak ne mümkündür ki,
yaşamak luft olundu bana.
hoş geldin, hayatımın gününe doğdun bir güneş misali
asla demeyecek bu dilim ki, güle güle diye sana şimdi
seninle gece yoktur bilirim, güneş sensin
geceye karanlık diyenin, karanlıkta kaybolmuştur aklı kesin
geceme güneşsin, gündüzüme güneşsin
sana güle güle diyecek bir dil ya da yürek, varsa eğer def olsun gitsin.
bir kaç söz söyledi sana şimdilik kırmızı rugan ayakkabılı kız. kelimelere sığmıyorsun , acizlikten yorgun düştü bedenim, çırpınıyorum anlatmak için seni,
gel gör ki, kalemimden mürekkep değil ter akıyor, bulamıyor seni kelamlar evreninde,
bir başka ruhsun, bir başkasın sen işte...
adresim aynı, yüreğimin devamındaki sokak, yüreğin.
numaram aynı, (8.45.6:45.75.)
şehrimiz bir, sokakları sensiz.
dünyam aynı, seni düşünmeye devam...
imza
falan filan...