
saat kaç, gecenin hangi yarısındayız,
adımlarımı duyuyor mu martılar, bu gece denizden uzaktayız.
arabanın camından süzülen yağmur tanesine anlattım,
gitmeyeceğim dedim bu şehirden, boğazından geçip, düşmeyeceğim denizine gölge olup.
sabahları kokusunu çekeceğim içime çengelköyün,
saçlarımın tüm buklesinde dolanan rüzgara fısıldayacağım,
öyle bir gülümseyeceğim ki, martıların beyazı dişlerimde olacak dedim.
o sabah yanında uyandım ya, gözlerimdeki gülümsemeyi unutmadın gün boyu.
tüm gece seni kokladım diye, gözlerim gülücüklere boğuldu.
gök şarkı söyler gibi uğuldadı yapraklar arasında,
sen uyurken sarıldım sırtından,çenemi dayadım ensenle sırtının birleştiği yere
kulağına uzandım, dudaklarımı usulca kondurdum uyku dolu tenine.
biraz kıpırdanıp da,soluk aldın derince kokumun dolu olduğu yastığımdan,
sarıldın rüyandaki gibi, göğsüne aldın beni usulca.
martının ayakları altında eziliyormuş meğer istasyonun koca saati,
zaman geçmek bilmiyordu beyaz hayallerime kavuşacağım diye.
her bir dakikada bakıyordum kolumu terleten koca saatimin ayaklarına
ben koşmasını istedikçe, o dinleniyordu her sayının köşesinde.
sevdiğimiz şarkıları mırıldanırken buluyordum kendimi,
tren karların içinde çizilmiş ince çizgilerin üzerinde balerin gibi
bir kuğunun dans edişi gibi süzülüp gidiyordu sana doğru,
belli ki martı gökyüzüne uçtu, sana kavuşmaya az kaldı diye duyuldu.
yorganının altında değil sıcak, boynunun içinde, kokunu eteklerinde savuran teninde
pembe elbiseli küçük kız çocuğu gibi şirin, sevinçli yanaklarının içinde,
beni öpüverdiğin, yağmur tanesine benzetip,dudaklarından süzüldüğüm buselerinde.
rüzgar ağaçları sırtından ittirmeyi istedikçe, içim ürperdi gecenin zifrinde
korktukça sana sarıldım, sarıldıkça öptün beni, uykunun en tatlı sesiyle
seni seviyorum deyip, aldın beni rüyalarının oteline.
bir köşesinde en sevdiğin yastıkların olduğu, küçük halıların süslediği
duvarında takımının adını yazan formanın tablosu varmış gibi,
anlattın bana yapacağımız evin resmini.
yanıbaşımızdan geçip giden arabaların hızını duymadan,uçuyormuş gibi
renkli ışıklarıyla boğazın,yutkunduğu yerde duran nefes oldum.
gitmeyeceğim dedim bu şehirden, ellerinden tutup gözlerinin içine bakıp da
yine geleceğim diye umutlandırmaya çalıştığım,istasyonun kapısından içeri girmeyeceğim dedim.
sana o yerde hep kavuşmayı hatırlamak için kapatıp gittim gözlerimi,
sözlerimi sana hediye ettim buselerime sarıp da,
kaç kere sarılıp boynuna, gitmeyeceğim diye haykırmak niyetindeydim,
gözlerinin ışığını görünce, onları hiç söndürmek istemedim.
saat kaç, gecenin hangi yarısındayız,
adımlarımı duyuyor mu martılar, bu gece denizden uzaktayız.
yastığımın renginde, gözlerinin parıltısı yok diye uyuyamadım dün gece,
kaçıncı dönüşüm yatağımın kavşaklarında,yol veremiyorum uykuma, gidemiyor gözlerime.
bilmiyordum bu şehrin soğuğunu bu kadar çok hissetmeyi.
tek başına uyurken, yorganımın beni boğduğunu, yastığımın nefesime kapanıverdiğini
rüyalarımdan korkarak uyandığımda, sırtımda sıcacık elinin olmayışını
bilmiyordum, bu şehirde martısız gecelerin karanlığını.
sevdiğim şarkının sessiz adımlarında yürürken gördüm kendimi,
sana gelecekmişim diye,bilmediğim yolların kaldırımlarını adımladım.
rüyamın en güzel yeriydi çengelköyün çınarı, köşesinden dönerken gördüm seni.
elinde buharıyla kokusunu içine çektiren çayın,
gözlerinde benim geleceğimi bekleyen umudunun gülümsemesi,
yanıbaşında, çok sevdiğim beyaz göğüslü martıların sesleri.
karşında boğazın sıcacık nefesi, vapurların denizin göğsünü yaran köpüklü heybeti,
ve ben en kıyısında çınarın...
heyecanlanıp da sana koşacaktım,ayaklarımı kaldırdım, yapraklatına takıldım
yere düşüp , ellerimi tutman için seslendiğimde;
anladım,
bu şehrin soğuğunda, kısılan sesimi, sana duyuramadım.
saat kaç, gündüz doğmuş mu çoktan
söylediklerimi duyuyor mu yüreğin,
yerin kalbim.
denizden uzak değiliz,
biz deryalardan da enginiz.