31 Temmuz 2007 Salı

...(16)

Herkesin bitkin düştüğü, sıcağın sıcak olup alınlar içinde yuva kurduğu, ne kadar kanat çırpılsa da rüzgârdan mahrum yüreklerin adım attığı ve kırmızı ruganlarımın asfalta yapıştığı bir günün sabahı şimdi seni düşlediğim vakit.
Huzura aç kalan, titreyen ellerimden düşen güçsüzlüğümü ezmekle uğraştığım, ruhumun direnmek için susuz kalıp çölde vaha umudunu aşıladığı bir zaman, öyle ki yaşam olmuşsun bana, suyum olmuşsun susuz kalan çöl sıcağında kavrulmuş yürek yurduma.

Görmediğim halde, mutlu bir yüzü var kıldım aynada, gülsünler dedim ağlayanlar bile gözyaşları arasında, kimileri uzun uzun düşündü, ‘kim gülebilirdi ki bu durumda’.
Oysa ağlayan herkesin gözleri iken benim yüreğimdi, akan gözyaşım yoktu belki ama sıktığım ruhumun süzülen terleri, var olan bütün gözyaşlarından daha derin bir şelale dibiydi.

Vakitsiz bulmuştu zamanı saat içinde kıvrandıranlar, oysa hazırlanmak için bir yolculuk bileti yok gidenin elinde, cam kenarı ya da koridor tarafı fark etmez bu yol içinde.
Sevdiğim kahverengi raylı, buz camlı tren bu defa içimi yakmıştı, anlatılanlara göre. Durağı yok, yolcusu çok, giden çok, gelen olmamış…
Öyle ki, sallanan mendillere gözyaşı sürülmesine izin vermemek için, yazdım orada bir dönüş bileti, bakın gördünüz mü, o dönecek geri, bekleyin dedim, gelmeyeceğini bile bile bunu söyledim. Böyle zamanda umut vermenin içimi oymuşçasına verdiği acıyı tattığım sıralarda, sağanak halde yağan acıya karşı durdun, renkli bir şemsiye olup, omuzlarımı korudun, saçlarımda tutundun, toprağıma can kattın, canım oldun.

Uykusuz geçen gecelerim ve gündüzlerimde görmediğim rüyalarımı anlattım onlara, minicik bir gülümseme için en sevdiğim rüyalarımı verdim umutlarına, ağladılar onlar, çok ağladılar. Küçük bedenlerin anlayamadığı, anlam veremediği feryatları susturmak zorunda kaldım kısılan sesimle haykırarak. Yoktu kimse, herkes olduğundan başka bakıyor, başka görüyordu gözyaşından buğulanan gözleri ile, yoktu hiç gücünle durup da, güçsüze yardım edecek olan. Küçüksün dediklerinde sevindim, merdivenleri kırmızı ruganımın nameleri ile uçup da bitirdim, ama bu zamanda büyüksün dediler bana, merdivenleri çıkacak gücüm yokken, dizlerimdeki sonsuz acıyı hissederken, ruganlarımın şarkısını çalmaya yine devam ettim. Namelerim oldun, çaldın hiç durmadan.

Derin sessizlikler oldu, sesler gözyaşının kızıl deryasında teker teker boğuldu. Sustular onlar, çok sessiz kalıp, düşündükçe ağladılar. Onlara meltemleri anlattım, denizin anlattığı masalın kahramanı oldum, yüzdüm kıyıya çıktım, kumları kucakladım, kocaman bir ev yaptım, içinde ışığını yaktım, penceresini açtım. Yıkılır dediler, ama ben yıkmadım. Onlar hep gözyaşı ile evimi yıkmak istediler, ben her yıkılan duvara bir denizyıldızı ekledim, aydınlattım geceyi, ben evimi yıkmadım, içinde seninle oturup, masalıma devam ettim.

Toprağı bu defa kokladım, yağmurun yağdığı sıralarda sevmezdim oysa yüreğimi acıtırdı yeşil kokusu. Ama onlara ne güzel koktuğunu anlattım, yeşilin parladığı toprağı avuçladım, yüreğime bastırdım, anlattım onlara gözyaşının kokutamayacağını toprağı yağmurlardaki gibi, onlar sustular.

Nefessiz kalmanın verdiği sıkıntıyı, en sevdiğim yemeğin lezzetinden daha iyi bilir oldum ve öyle bir güç oldun ki ruhuma, nefessiz kalanlara nefes oldum.
Küçüksün dediklerinde sevindim, yürüdüğümüz yolları kırmızı ruganlarımla koşarak geçtim, saklambaç oynadım onlarla ve şimdi koşuyorum yine yol ile kucaklaştığı sırada çıkan seslerinde çalan şarkının nakaratında;

Ağladım, gözyaşlarım akmadıYüreğim terledi çok, ama güçsüz kalmadı,gücümsün, sesimsin, soluğumsunTeşekkür ederim sevdiğim,

En zor zamanım ki, seninle o bile zor olmadı…

...(15)

Ben her zaman âşıktım,
Ama hiç sevdiğim olmadı; sen geldin ya şimdi, o da oldu işte…

Seni tanımadan evvel âşık oldum ben sana, yani olmadan vardın aslında.
Seni tanıdıktan sonra uyumadım ben rüyalarım için bir dala tutunmuş hamağımda,
Sen uyuduğumda geldin, daha rüyalarım gözlerime ulaşmadan vardın aslında.
Tanımıyordum seni, bilmiyordum da.
Kimdin, neredeydin, ne yapardın…
Bütün sorularım cevapsızdı, ama sevdiğimdin.
Görmeden özlemek nasıl bir şeydir bilir mi gönüller?
Dokunmadan hissedebilmeyi tatmış mıdır tenler?
İmkânsız olanı yaşamış mıdır olasılıklar içinde kaybolup gidenler?
Sen bendeydin hep, ben sende olmadan evvel de.

Seni tanımadan evvel âşık oldum ben sana, yani olmadan vardın aslında.
Seni tanıdıktan sonra hayal kurmadım ben bizimle ilgili, zaten hayalimdin
Senden evveldi bütün hayallerim, düşüncelerim
Senden sonraya bırakmadım, bizim için hepsini önceden hallettim.
Senin nefesini hissetmeden evvel yazdım şiirini,
Rüyalarımda ellerini gördüm ama hiç bilemedim yüzünü,
Dualarımı sen eyledim, açtım ellerimi evvelime, ahirim oldun,
Tanımıyordum seni, bilmiyordum da.
Var mıydın? Ya yoksan? ...
Bütün ihtimaller cevapsızdı, ama sevdiğimdin.
Sana âşık olduğum gibi, güneşe âşıktım sabahları mahmur halinde,
Gecelerde yıldızların parçalanışına âşıktım mesela,
Ellerimin sıcağında kaybolduğu, tırnaklarım arasına doluşan yaramaz kum tanelerine,
Kendinden büyük bir parçayı asaletle taşıyan küçük karıncaya bile,
Âşıktım ben âşık olan bütün yüreklere.

Seni tanımadan evvel âşık oldum ben sana, yani olmadan evvel vardın aslında.
Âşık olunduktan sonra yazılanlar gibi, bir çırpıda yok olacak halde değilsin,
Sarhoş olmuş bir vücudun sallanan dalından düşmek üzere olan sözler hiç değilsin,
Sen evvelden beri varsın, gerçeksin.
Şiir olduk seninle tek bir defterde, istediğim beyaz bir sayfa değil
Mürekkebimiz yek olsun kalemi ile
Biz evvelden beri şiirdik seninle
Sadece şimdi geldi okunma sırası bize.

Kimdin, nerede yazardın, hangi kelimeydin…
Bütün sorularım cevapsızdı, ama sevdiğimdin.
Sen bende hep vardın, ben sende olmadan evvel de.
Ben her zaman âşıktım,
Ama hiç sevdiğim olmadı; sen geldin ya şimdi, o da oldu işte…

Evvelim sendin, ahirim sen oldun.

...(14)

Yıl: yeni bir yaşam sunduğuna inandığım baharı, içinde barındıran.
Ay: yeni bir yaşamın can suyunu veren yağmurların tanesinde doğan.
Saat: uykusu gelmiş bir akrebin zehrinden medet uman yelkovanın adımları kadar.
Zaman: sevmek zamanı…

al aşkım beni yanına dalmışım sarhoşluğunabir ömrü senle aşalım al uçur beni sonsuza
Yalandır sözleri, yanındayımdır her daim. Bilemezler hayallerde yaşamayı kimileri, uzakta duranı uzak sanarlar. Uyuduğumda gördüğüm rüyaları sonsuz diye adlandırmazlar, sabahın ışığında kaybolur, yok olur sanarlar, bilmezler ki; rüyalarda buluşuruz.

Ömür engelimiz değildir, aşmak için.
Şayet illa bir engel muzdarip olunsun istiyorlar ise,
Ömür engelimizdir, sonsuzda yaşayacak olduğumuz hayatımız için bize.
Kanatlarımız sevgidendir, tutuşur birbirine, uçurur bizi sonsuz olan yere.

kaybetmek varsa ne çıkaraşkta yer yok hiç korkuya

Kaybetmek varsa çıkan ruhumuz olacaktır bedenimizden.
Çıkan nefesimiz olacaktır sığmadığı ciğerlerimizden.
Yüreğimiz çıkacaktır yerinden,
Olmadığında olmayacaktır yeniden.
Kaybetmek yoktur oysa her an kazandırır aşk insana.
Sevmeyi, daha çok sevebilmeyi öğretir en içten.

Korkumuz yoktur sevmekten.

öyle günler var ki baştan sonu gelmişböyle istenmiş sen yaşamalısın

Başlamadan sona ermek, hiç nefes almamışken ölmek nasıl ki mümkün değildir,
İşte öyle bir şeydir, kesindir;
Öyle bir gün olmuştur ki tanıdığım an seni
Başladığında bitmiştir, hapsetmiştir seni içine geleceğe bile vermeden
Yüreğime armağan etmiştir.
Yarınımsın bilirim.

Tesadüften ibaret değiliz ki, kaderimizdeki en büyük muvaffakiyettir.
Yaşamın yaşamım yoktur dizelerimizde, yaşamımızdır var olan,
Nasıl ki yaşayamaz iki ayağından biri yok olan,
Yaşamalısın ki, devrilmeyelim.

ayrılık beter ölümden tanrı yazmasınaşkımı benden kimse ayırmasın

İşte hasret bunun için güzeldir, ayrılığın yanında bir hiç kalır.
Ayrılığın ilacı gibi olup, yüreğe sürüldükçe bir merhem misali, ferahlatıp aynı zamanda yakandır.
Fakat dermanın elbet geleceğini bilerek sabretmek, ayrı bir vefadır.
Sevmektir adı, başkası kıyıp da bu merhemi silmesin yara üzerinden.

Ağrısı var ise, bendeki derman ona dert olur, ölür ahımdan, can bulacağı yerde cansız olup kahrolur.

biz dünyayı çok sevdik ölüm bizden uzak olsunâşık olduk yüreklendik kader bizden yana dursun

Sevdiğimiz yalan olan değil, ebedi olandır.
Yalanı yanımıza alıp, gerçek bizden uzak olsun diyenlerden değiliz,
Yalanı gerçek yapacak denli, kuvvetlidir sevgimiz.
Dünya o andan itibaren sevilen oldu, gerçeğini buldu.

Yüreklendiğimiz kader, bizden yanadır ki, asla tesadüften ibaret değiliz.
Böyle olsun istendi, olup da kaderi yerine getirenlerdeniz.

hasretliği çektirme tanrım gözümüz yollarda kalmasınne istersen al götür ama sevda bize aşk bize kalsın

Özlemek zor şeydir ki, yolumuz özlemdir, yürüyen adımlar hasret
Gözlerimiz yaş doludur her an ağlayacak kadar,
Sevgimiz kocamandır ki, ağlayacağımız anda yüzümüzü güldürecek kadar.

Varsa eğer sevdadan, aşktan başka ardan kalan,
Tek başına yaşayabilecek bir cesareti olan,
Zaten durmasın yanımızdan uzaklaşıp gitsin.
Olmayacak olanı sırtlanacak kadar boş bir hamal var ise de, işi rast gitsin…

Sevdiğin zaman sevgini tam sevmelisin, hasretinle bir, yollarda kalacak gözünle bir,
Duamızdan eksik değildir elbet kavuşmak arzusu, ancak sevmek bazen sabretmektir;
Faninin ardından doğacak sevilmiş bakiyi beklemek gibi,
Sevindirecek bir minik insanın zamanı arşınlayıp dünyaya gelmesini beklemek gibi,
Gecenin ardından aydınlatacak güneşi beklemek gibi,
Sevmek sabretmektir, kabul olunması için edilen dualar gibi.

Ve şimdi ne istersen al götür ama sevda bizdedir, aşk bizdedir.

al canım beni yanına sevgiye çoktan acıktımsen miydin kaderden yana işte ben de sana düştüm

Uzakta değilim, yanındayım her vakit, yanımda olduğun gibi.
Avuntusudur kimilerinin “gözden uzak gönülden de ıraktır” diye
En büyük yalandır, haykırıyorum işte duysunlar diye;
Aç kalmamıştır onlar sevgiye bilemezler, israf ederler elindekini
Zaten yalandır ellerindeki,
Adı üzerinde “ellerindedir sevgileri” aynı bir oyuncak gibi.
Oysa biz tacımız ettik, yüreğimizde büyütüyoruz, incinmesin diye.

Kaderden yana olan biziz, kader bizden yana, işte bu kadar da güzeliz.
Tesadüf değiliz…

Zaman sevmek zamanıdır, bunu pekiyi biliriz.

Kaybetmek varsa ne çıkar, aşkta yer yok hiç korkuya

...(13)

Gözlerimin kadim dostu ‘uyku’ gitmişti.
Boş bulduğu yere kendini atmıştı yorgun gözyaşlarım.
Ellerim olduğundan küçük kalmıştı tutunamadığı için hayata.
Bir diğeri, diğerine küskündü.
Bedenim hissetmekten aciz, bakışlarım kaybolmuştu uzaklarda.
Mucizelere inanmak mı, inanmamak mı?
Yaramaz ruhum bunun oyununu bile oynamıyordu.
Oysa ne çok severdim, saklambacı kırmızı ruganımla.
Ruhum sobelenmişti daha saklanmadan,
Çanak çömlek patlamıştı,
Bedenimin solmuş rengini beyaz sandılar…
Zaten saklandığım yerden çıkıp da koşacak,
Koşup da ebeyi mağlup edecek ne nefesim ne de hevesim
Kalmamıştı, hayatta saklanacak köşe başı yerim.
Yağmurları bile görmezden gelir halde,
Nankörce ağlıyordum, yağmurlar utansın gözyaşlarımdan diye.
Başım ile ayakucumu kucaklayan, küçük bir dünya üzerindeyim.
En güzel manzarası yastık,
En büyük armağanı uyurken üşümemek için, bir örtü.
Ama gözlerimde, bu dünyaya dair bir yaşam yok, gelmiyor uyku.
Vazgeçmişim her şeyden kolay yolu seçerek,
Zor olan ile uğraşmaya ne halim ne de hevesim
Kalmamıştı, hayata dair zorlukları sıralayan nutku çekmeye.
Sol yanımdaki çarpıntının kendini dışarı atmak için baktığı camdan,
Hızlı geçip giden arabalar,
Annesinden şeker isteyen küçük kızlar,
Yaprağına âşık ağaçlar, yıldızınla dans eden geceler göründü.
Ama hiç biri, benim hayallerime zaman veremedi.
Küçük bir bedendim, büyümeye meyletmek yok şimdi.
Vazgeçmiştim çok sevdiğim kalemime şiir söylemekten,
Kendim kapalı bir anlatım içine çoktan girmiştim.
Yazdıklarımı okuyan bir yoldaşım vardı, yazanlardandı o da,
Yeni yeni dünyam içine katıldı, ah keşke üzmesem yüreğini ağlatıp da,
Gittiğimde ardımdan bakanlardan olmasa,
Ama gülümsedik bir kez yüzüne, yazınca “nasıl olmuş, beğendin mi?” diye sorduk işte,
Güzel olmadığını bildiğim halde, kelamlarımı sordum ona
Gülümseyerek güzel dedi her defasında.
Çok defa denedim sessiz sakinliğini anlatmayı,
Ama üzgünüm, artık yazamıyorum, çok vaktim kalmadı
Sayfalara bakamıyorum.
Böyle düşündüğüm bir gecenin üzerime bastığı vakitlerde,
Hayatımı değiştiren sesi ile dedi ki;
“Yazman gerekir, hem sen uzun cümle kuruyorsun
Uzun cümleler fazla vakit alır, anlayamaz okuyucular
İyi duydum sesini iyisin, sana bir şey diyeceğim
Kısa cümleler kur yahu, iyileşeceksin.”



Artık kısa cümleler kuruyorum sevdiklerim sevmediklerim yanımda kabullendim her şeyi olduğu gibi yola çıktım yarınlara son günlerde çok düşünür oldum zor zamanları çabuk atlatır oldum bakıyorum aynaya her gece içim rahat biraz yorgunum sadece hayatıma giren herkese, yaşanmış her şeye teşekkürler büyüyorum sizinle...

yalnız değilim insanlar içinde, iyi ki varsın , varsınız !

...(12)

Mavi bir hayatın içinde nefes alıyorum, tenha sokaklar ama cıvıldayan çocuklarla dolu, işte öyle bir şey bu. Yürüyorken ben, attığım adımların her birinde başka bir melodi basıyor toprağa, dans ediyorum…
uçan eteklerim, kırmızı rugan ayakkabımla…

Ellerim bütün havayı kucaklamak ister gibi yıldızlara uzanmış, gözlerim seni arar gibi ardımdan geçenlere bakar vaziyette, belim tam zıttı bir yöne dönmüş her şeye inat , ayaklarım yere değmiyor, farz et ki ellerim beyaz tüylerinden suları damla damla dökülen iki kuğunun birbirine yaptığı dans şöleni gibi çoşkuyla haraket ediyor. Eteğim bana eşlik ederken kırmızı ruganlarım üzerine düşen güneşten selam almışçasına parıldıyor…

Tüm varlığıyla bana kollarını açan yeşil bir vadi , içinde türlü türlü çiçekler , kuşlar , bembeyaz bulutların yüzünde çoşkulanmış köpürcükler , ellerinde pembe şekerleriyle oynayan minik yürekler , dans eden bir ben ve bana eşlik eden bütün sözcükler…
sanki yeni bir yaşamı keşfetmiş gibi tedirgin adımlar, yeni yaşamın içindeki derinliği bulmuş gibi de hayretli bakışlarla gülümsüyorum, kırmızı ruganımı belimi yana kıvırıp ellerimi yeşile bürüdüğümde tüm ihtişamı ile görüyorum…

Sevdiğim baharların, serin serin esip de tatlıca üşüten rüzgarlarınla konuşuyorum, saçlarımla oynamasına biraz izin veriyorum. Kollarımı hasretle saran hırkamın cebinden giden uzunca ipliğin peşinden ceylanın ayak seslerindeki şarkıyı söyleyen kız misali, güle oynaya gidiyorum. Ruhum bedenimin belini bir eliyle kavramış, diğer eliyle de elini tutup gözlerindeki parıltıya hayranlığını suskunluğunla anlatıp ; dansına başlamış…

Sevginin içine girmişler , sevmeyi, gülmeyi, umut etmeyi, hoşgörüyü , mutluluğu , huzuru yanlarında raksın en güzel halindeyken görmüşler. Kimse kimsenin ayağına basmamış , yüzlerden gülücükler eksik olmamış . ruhum bedenime aşıkmış, bedenim ruhuma aşık…
aşklarını yüreğim oluşturmuş, ellerini sıkı sıkı tutuşturmuş, gözlerinden parıltıyı eksik etmemiş , güneş doğmasa bile olur artık demiş. kim var kim yok yeşil vadi içinde bir ipin peşinden danslarla beraber gitmiş. Kırmızı ruganımdan ödünç aldığı allığı yüzüne süren güneş , gündüzü ardında bırakmış, gece olmaya aday olup, mavilik içinde ruhumu bedenim içinde selamlamış.

Artık onlar, ben olmuş…

Hırkanın ucu kimsenin olmadığı , deryanın gözbebeği etrafında el ele tutuşan maviliklerde son bulmuş. Ruhum bedenime dönmüş seni anlatmış , bedenim ruhuma her bitirişinde sözünü bir kez daha tekrarlatmış.
Yüreğim tutulan ellerin içinde kalıp huzuru çağırmış , huzur gelirken mavinin yanına , parmaklarının ucunda süzülürcesine yürüyen sevgiyi getirmiş.
Gönül dayanamayıp olan bitenin yanına gelmiş , elleriyle sıkı sıkı tutmuş anlatılan her kelimeyi , ayaklarınla çalan melodiyi toprağa basa basa tekrarlamış , gözleriyle deryanın mavisindeki raksı seyretmiş , kulaklarıyla sevginin namelerini dinlemiş, ve aklı bir karar vermiş ;

Kırmızı ruganıyla dans eden, uçurum etekli, okyanusun sesini getiren küçük mavilerin arkadaşı, deniz fenerinin alacakaranlığında ruhunun bedenine sığmadığı , kendisi olup yüreği içinde seni bulan bu gönül ;

Seviyormuş meğer.

Ruhum bedenime aşıkmış, bedenim ruhuma aşık…
Aşklarını yüreğim oluşturmuş, yüreğim sana aşık…

...(11)

Minik bir bedenin attığı adımlardı yürüdüğüm yolda yankılanan. Ağaçlara şarkı söyleyen , kuşların cıvıltısını yenecek denli gülümseyip , yağan yağmurun birikinti sularında dizlerine varıncaya değin ıslanan, kırmızı rugan ayakkabılı minik bir bayan…

Sevdiğim saklambaç oyunlarının en güzel öznesi , saçlarını savuran çam ağacının yere düşürdüğü iğnelerin yerin canını acıtması halinde ise, ona tek teselli veren küçük arkadaşı , beyaz sayfaların mürekkep ile okyanus mavisi arkadaşlığa adım atmasını isteyen, gülümsemelerini dudağının ellerinden asla ayırmayan ,minik adımlı kırmızı rugan ayakkabılı…

Eteğindeki fırfırda tüneyen uğur böceğine herkesin söylediği terlikli pabuçlu şarkıyı , sevgili sevdicek diye anlatıp yüreğine umut yerleştiren, umutlanıp mutluluğa uçan bir küçük böcekten uğurunu kabul etmeyip, kanatlarına armağan eden kırmızı siyah benekli minik adımların ardından şarkı söyleyip , boş kalan bir parmak ucunun tesellisi busesini kondurduktan sonra, en sevdiği oyununa geri dönen , illa ki mızıkçılığını yapıp ağlatan, kıyamayıp yeniden oynatan, cıvıltılı yaşlara sahip gözleri ile etrafa bakan, minik ruganı kırmızı olan…

Uykusunun en güzel anlarında bakışlarına misafir gelen rüyasına en güzel ikramı sunup, seni anlatan, anlattıkça gülümseyip kahkahası ile uyanan, sabahı sevse de geceleri hasretle beyleyen, küçük camların ardından büyük dünyanın güneşi diye seni seyreden, en sevdiği saklambaç oyununda saklandığı seni bir güç bilip ebenin sobesine karşı dimdik duran, oynadıkça oynayıp güldükçe sen olan, kırmızı minik rugan ayakkabılı…

Yaşadığı her anı neşe , yaşamadığı her zamanı bekleyecek bir umut taşıdığı gözlerinde, parıltı olarak beliren bir sen varken, minik koşuşturmaları ile büyüklüğün merdivenlerini hıtır mıtır tırmanan, nefessiz kaldığı anda aklına seni getirip yaşam dolan , fırfırlı eteğinin kollarında mırıldanan rüzgarın saçlarını okşayıp , bütün iyi dileklerini bulutlara yazıp, üzerine yağmur olsun diye gökyüzüne en sevdiği şarkıyı söyleyen, olur da gökyüzünün renkli kuşağı sana ulaşamayacağını iddia ederse “ ama dünya yuvarlak” demeye kalmadan, yanıbaşında seni bulan , kırmızı ruganında minik gülümsemeleri olan…

Beyazların kardan kopup , yaza geldiği, bahar olduğunda seni tutan ellerinde birleştiği bir tenin vucut bulduğu minik ellerinle güneşten ışık çalmış gibi, gözlerinden çıkan parıltılarla seni seven , özlediği anda en sevdiği şarkılarda nakarat yaptığı seni gökyüzünün bütün katlarına armağan eden, yağan yağmurun tanelerine bile seni anlatıp toprağa can veren umudun içinde olmayı isteyen , boynunu büken bir buğdayın verdiği selamı başş başş edip sesini kulağında en güzel haliyle duyan bir küçük kırmızı rugan ayakkabılı bayan…

Elleri minikçe, içinde tuttuğu küçük bir serçe. Yağan yamurun taneleri minik , yere düşen gölgeler vucutlarından küçük, dünya küçük güneşin karşısında , zaman küçük anların ardında , yıldızlar bile küçük buradan bakıldığında , oynadığım oyunların zamanında olan ben küçüğüm hala , yaşadığımız hayat küçük yaşacak olduğumuzun yanında , geçmiş küçük kalmış geleceğin yanıbaşında , gözyaşlarımız küçük gülümsemelerimiz oldukça ,
Küçük kalmış ellerim mutluluğu avuçlamaktan yoruldukça
Minik parmaklarım , umudu işaret etmekten yana yolda yürüdükçe
Küçük tırnaklarım, engel çıkmasın diye sevilenin yolunda , kazıdı bütün toprakları…

Küçük rugan ayakkabılı kızın bir gününden ibaretti kelimelerin anlattıkları. Sabahından akşamına kadar, mutluluktur tek dilediği. Mutlu olmak için, ve umudun gülümsemesini gülümsemek için sevdi seni, sevdikçe sevdi ki elleri küçük, ruganı kırmızı olan bayan o şimdi…

Yalnız demek istediği bir şey var içinde sen olduğundan beri, her şey küçük kaldı bizim karşımızda, sevmeyi sevdikçe , gülümseyemeyenler küçük kaldı yanımızda ;

"Kalbim ellerim kadar küçük değil…" : )

...(10)

işte böyle sevgili, özledikçe özletiyor seni...

gecelerin aydınlığında yürüdüğüm vakitler, elimde mürekkebine aşık bir kalem, sayfam hasret seni anlatan kelimelere evvelden beri. Zaman karanlık, zaman başka seninle…

yürüdüğüm sırada rasladım ona. Hiç ardına bakmadan yürüyordu taşı topacı çıkmış beton yolda, hızlı ve narince. Ona yetişmek için ilerledim ben de. dilimde hep bu şarkı , mırıl mırıl hızlanıyorum gizlice. Arada bir kaybolur gibi oldu, buğulandı ama asla siluetini silmedi gözlerimden. Kalabalığın içinde olsa bile bakışlarıyla kendini belli edebiliyordu, sanki dilinde benim söylediğim şarkının sözleri seyahat ediyordu yüreğine doğru. Konuşmak için, en azından kim olduğunu öğrenmek için merağımla bir olup adımlarımı sıraladım o uzun, geceli yolda…

kimi vakit tanımadığı insanların yüzüne gülümsedi. Birbirinin adını bile bilmeyen birkaç insanın koluna girip hal hatır sordu, sonra yürüyüşüne devam etti. Sanki biliyordu onu takip ettiğimi de, geliyor muyum diye arada bir arkasına bakıp çevreyi gizemli bakışlarıyla denetledi. Önüne bakmadan yürüdüğü her halinden belliydi, defalarca bir diğer ayağına takılıp düşme tehlikesi geçirdi, ama gülümseyip yere de el edip, ay ışığının alaca bulaca aydınlattığı yolda, varmak istediği ama neresi belli olmayan o yere hızlı hızlı yürüyüverdi.

Onu takip ettiğimi sandığım bir anda, martının geniş kanatları gözümün içi ile karşı karşıya geldi. Bembeyaz , üzerinde damla damla sular olan , şarkı söylemek isteyip de bir türlü söyleyemeyen bir martının deryalar üzerindeki dansını seyrettim. Denizleri kucaklamış koca koca gemilerin içinden umutlu bakışlarıyla mutluluğu bekleyen, kıyıdakilerin arasından bir kaçının kucağını hayal eden bir çok insan gördüm. O sırada baktım ki, ileride hızlı hızlı giden, kalabalığın içinde gemidekilerin yüreklerine el sallıyor. Nereden tanıyorsun hepsini, demek için yanına gitmeye yeltendim, olduğu yere vardığımda onu yeniden göremedim.

Yolun bitimine doğru göründü. Artık merağımdan öte içimde olup bitenleri sonlandırmak için onunla konuşmam gerektiğini düşündüm. Herkesi tanıyor, fakat bazıları onun yüzüne dahi bakmıyordu. Sevilen miydi yoksa nefret edilen mi bilemedim. İşin garip tarafı tanımadığım o, beni her şeyimle tanıyor gibiydi. Beni beklemeden, ne diyeceğimi dinlemeden, her neresi ise , işte oraya varmak için koşa koşa gitti.
İlk baş durdum, niye gidiyorum ki onun ardından dedim. Neden merak ediyorum ben onu?
Diyeceğim ne var, ya da bana söyleyeceği ne ki…
Hem, kimsin sen?


Düşüncelerime dalmışken, fark edemedim yürüdüğümü. Yollarında yürüdüğüm, meltemi omuzlarına alan, denizleri kucaklayacak denli hızlı yürüyenin ardından ben de koşup gittim bu defa. Karanlık dedikleri gecenin kararmış bulutları ardında gri bir aydınlık, serin suları üzerime serpecek ılık bir rüzgar da avuçlarımı kavradı, gözlerim içindeki yaşlara tebessüm edip, eteğimin uçlarını savurdu ve sonrasında takip ettiğimin arkasından koşup gitti…

Yolun sonunda bekliyordu beni. Gülümsedi, birkaç defa söylediği şey tekrar etti. Bell ki bana anlatacağı onca şey varken, susmayı tercih edip, dilimde bitmeyen o şarkıyı söyledi.
Kimsin sen dedim, bu şarkıyı nereden biliyorsun?
İçimi nereden bilebilirsin, ben neden seni takip ettim, neden geldiğimi fark edip durmadın, benimle neden konuşmadın? …
Kimden kaçıyorsun, kaçıyorsan neden benim gözlerime bakıyorsun?
O an kendimi kaybedip onca soruyu ardı ardına sordum. Hiç sesini çıkarmadan, dilimdeki şarkıyı mırıldanmaya devam etti. Ay ışığının sardığı o yolun kenarında birkaç kayadan ibaret sahil kıyısında oturup, denizi içine çekti.
Sessizliğini öyle büyük ustalıkla koruyordu ki, ne diyeceğimi bilemeden , üşüğüm anda üzerindekini bana verdi. Sessizlikte anlaşıp, sessizlikte kavga ediyorduk sanki.
Yüzüme baktı usulca , ve söyledi ;

“Hasretim ben.
Senin içinim.
İçinde dolan, içinde büyüğen, sevdiğin, gülümsemelerin, göyaşın, düşüncelerin, kelimelerin , en sevdiğin elbiselerin , kırmızı rugan ayakkabıların ,saçların , içine çektiğin deniz, seyrettiğin martı , yaşayan diğerleri…
Her şeyinim.
Şimdinim,
Sonranım,
Her anındaki hissettiğinim.
Yürüdüğün yolun , konuştuğun içinim.”

. . .


İşte böyle sevgili, özledikçe özletiyor seni.
Hasret.
Hasret çekip de özlemek bile, güzel seni.



Uyku girmedi gözüme
Yine dün gece
Seni düşündüm
Ay ışığı
Sardı kenti bütün gece
Üşüdüm
Seni düşündüm.

Al götür beni
Sar ısıt beni
Yağmurunda ıslandığımız
Yollarında yürüdüğümüz
Ilık rüzgarları
Deniz kokan kente

Ben burada
Sen orda
Hasret bitmez (ardından koşmaya devam.)
Büyür sevda.


İşte öyle sevgili…

...(9)

merhaba biriciğim,

hayallerinin izinden giderken, önüne bakmayı unutmuş, gözlerini ayaklarından ayıramamış, küçük kırmızı rugan ayakkabılı kızdan selamlar olsun sana...
saçlarını iki yandan toplayacakken, ellerinin yetersiz kaldığını görüp, ellerini özlediği bir zamanda yazıyor sana bu kelimelerini. eteklerinin savrulduğu anda rüzgara gülümseyip, bir küçük gamzesiyle kıskanıyor seni tenine deyip geçen ılık esintilerden.
minik minik atıyor adımlarını kolunda huzur uykusunda uyuyorken kolu.
kirpiklerinden kıskanıyor seni bakıyorken gözlerinin içine,
kendi gözlerinde sevinç derdinden müzdarip yaş dolu.
hayallerimizin izinden yürüyorken çarpıştık seninle, filmlerdeki gibi.
elimizde defter kitap yoktu diğerlerindeki gibi.
ruhlarımız kolumuzda yürüyorduk evvelden beri.
çarpışınca düştü yere ikisi de, o an karıştırdık hangisi senin hangisi benim...
bizi dahi hayrete düşürecek denli birbirine amade iki ruh işte yerde olan.
hadi seçip al birini dedim, sen benim olanı alıp koluna taktın, ona usul usul anlattın ;
"yürektir yerin,gel şimdi oraya gidelim..."
titreyen iki bacağım üzerinde zor duruyorken, gözlerin içine bakmaya cesaret ettim.
o ne büyük dünya ki, kayboldum.
yürüğüdüm her yeni mekanda, seni bana anlattı için.
mahmur gözleriyle bakan güneşin sabahı kadar beklenen,
uykusu gelmiş bir dünya gibi gecede hiç bitmeyen bir sevgiden mamülmüşsün.
uykuların baştacı olmuşsun, rüya değilmiş uykularımı süsleyen rüya gibi varlığın,
gerçeğin kendisi, seni , beni imiş.
ellerin aynı söylediğim , minik, bir dünya sevgi dolu, avucunun içi sıcak,
parmakların yaramaz bir çocuk gibi birbiri ile sevecen arkadaş,
tırnakların yolunu kazıdığın sırdaşın, aya çizgilerin hep mutluluğu bulmuş,
yalnız bırakmak istemeyen bir vefa bütünü misali...
kolların, güneşi içine çeken, hayat veren sarmaşık gibi dolanmış üzerimde.
yaprakların kıyı köşelerdeki tozlu sarmaşıkların koyu yeşiline benzeyen değil,
baktıkça can veren, hayat katan, samimiyetini avazı çıktığınca haykıran,
şarkı söyleyen bülbül gibi, vucudum üzerinde dans eden bir balerin misali...
saçların, sarmaşığın en üst yapraklarındaki tazelik gibi,
yeni yeni filizlenen güneşe selamını veren,
umut dolu bir kaç yaşam telden çıkan namelerin söylediği şarkı gibi,
dinlenilen, dillerden düşmeyen bir klasik misali...
alnın, gözleri kamaştıracak denli pak, gözlerin içinde kendini gördürecek denli aydınlık. kırmızısı olmadan, bir gülün solmasına şahit kılınmadan,
siper edilesi bir güç , hayran kalınası bir berrak.
birazdan üzerinde düz çizgilerle beliren yolların bize götürecek isteyenleri biliyorum,
adımızı yazacak belli ki satırlarını oluşturuyor bir bir.
kaderin defterinde yazılı, okuduğumuz en güzel şiirin kelimelerinin saklı olduğu
altın kapaklı defter, ışıltısının beni sana aşık ettiği bir büyü misali...
kaşların,kendinden emin, çatıklığı ortadan kaldırıp da, inadına sevecenliği ortaya koyan
bir mızrap gibi, acıtmadan batıyor gönüllere.
akan damlalar kan değil; kinlerin, nefretlerin, öfkelerin irini.
temizliyor sanki üzerine konduğu bakışların her birinde yürekleri.
en içten bakışların üzerine yaslanmış, siyah takım elbiseli bir beyefendi,
bir duruş ki, asil ruhlar misali...

gözlerin...
içlerine bakamadığım, ürktüğüm, ama en sevdiğim bir gönül cevheri.
pırıldayan içlerinin üzerine gerilen brandayı aşabilen,
yapay çizgileri üzerinde rengin ahenkliğini sunsa bile,
asla kendi renginden taviz vermeyen bakışların sahibi,
konuşamayan dillerin, titreyen ellerin, üzerinde durmaya mecali kalınmayan bacakların, yerinden çıkacak denli delice çarpan yüreklerin, akamayan yaşların tercümanı ,
kelamların raksında ayakları yere değmeden bir kaç dönüşle
kendine hayran bırakan peri misali...
beyaz üzerine giydiği renkli kıyafetiyle endamını belli eden bir vucud gibi heybetli, mütavaziliğinden bakmaya kıyamadığı güzellikler önünde başını öne eğdiren bir efendiliğin hayat bulduğu bakışların doğduğu cumbalı ev gibi, samimi, derin, özlenilen, eskimeyen...
kağıdımın köşesine çizdiğim, etrafını kapatıp kimsenin bulmasına izin veremediğim,
kendim kaybedip kendim bulduğum bir hazine emsali,
bakılmaya doyulmayan,aç susuz kalınmaktan şikayetçi olunamayacak kadar değer verilen, pırlanta gibi.
pırlantaya "taştır" diyen dillere sessizce haykıran cevap cümlesinin baş tacı kelimesi.
pahası yok,değeri çok. kırpmak zorunda kaldığım gözlerimin her kapanışında
hasret kaldığı kadim dostu. kalbin aynası misali...

elmacık kemiklerin mesala, güldüğünde sahneye hızla atılan bir hayran gibi,
gözlerine alkış tutuyor. sarılmak istiyor kirpiklerinden tutunup,
sıkıca bağrına basmak istiyor gözlerini.
yanağındaki tüm sevecenliği hak geçirmeden dağıtıyor sevimli yüzüne.
burnun, kokluyor beni.
aldığı güzel kokuların hatrına gülüyor yüzün üzerinde sana bakan her kişiye,
selam duruyor sanki, öyle candan, öyle samimi.

dudakların...
eteğinin fırfırında can bulan pembe elbiseli kız gibi.
yüzünün güzeli, yüreğimin biriciği.
kıskanılansın heyhat , güzelliğini dillere döken kelime çoktur şimdi.
söylediği her kelimeyi sayacak denli deli, buselerinle yaşayacak kadar veli oldu bu kişi. özenle biçilmiş bir kaftan misali, oturduğu vucudun gösterişi ,
yaradanın güzelliğini her bakışta hatırlatan, hatıranın en can alıcı yüklemi gibi...
göğsün, üzerine bastırıldıkça sevgi fışkıracak bir deryanın derinliği,
martıların aşık olup sema edeceği bir ayrı dünya gibi.
öyle büyük bir bekçi ki,
yaşam denilenin içinde korur beni içinde tuttuğun saray evin, yüreğini.

yüreğin...
saray desem, taşlardan yapılmıştır o , seninki yufka misali
ay parçasıdır desem, ay senin yüreğinden almış o cemali
güldür desem , kokusu yüreğinin bahçesinden çalıntıdır
gündür desem, günün sonu vardır gece, senin yüreğin sonsuzca açıktır oysa herkese
zevktir desem, güldürdüğün anlar zevk sefa zamanında değil, kederdedir ne mutlu
aşktır desem, doğduğu yeri söylemiş olurum,
ne büyük nimettir ki bu mutluluk ile yaşar, huzur bulurum.
adını , emsalini , misalini söylemek haksızlıktır,
bir sen varsındır bir de yüreğin senden içeri.

anlamaya çalışma heyhat !
anlayabilecek yürek, yoktur bu cihanda şimdi.
içine girmeyi deneyenler kapıları ardına kadar açık bulur,
buyrun ey güzel ruhlar, sizi huzurdan sarhoş edecek en güzel mey budur.
anlattın usul usul ona, yüreğine geldi sıra, anlatmak ne mümkündür ki,
yaşamak luft olundu bana.

hoş geldin, hayatımın gününe doğdun bir güneş misali
asla demeyecek bu dilim ki, güle güle diye sana şimdi
seninle gece yoktur bilirim, güneş sensin
geceye karanlık diyenin, karanlıkta kaybolmuştur aklı kesin
geceme güneşsin, gündüzüme güneşsin
sana güle güle diyecek bir dil ya da yürek, varsa eğer def olsun gitsin.

bir kaç söz söyledi sana şimdilik kırmızı rugan ayakkabılı kız. kelimelere sığmıyorsun , acizlikten yorgun düştü bedenim, çırpınıyorum anlatmak için seni,
gel gör ki, kalemimden mürekkep değil ter akıyor, bulamıyor seni kelamlar evreninde,
bir başka ruhsun, bir başkasın sen işte...

adresim aynı, yüreğimin devamındaki sokak, yüreğin.
numaram aynı, (8.45.6:45.75.)
şehrimiz bir, sokakları sensiz.
dünyam aynı, seni düşünmeye devam...

imza
falan filan...

...(8)

merak etmemelisin beni, özlüyorum seni.
biraz sevgi, biraz tebessüm
omuzunda uyuduğum bir gün
biraz da tenhalaşmış sokaklar
seninle yürüyorum.
biraz yağmur, biraz rüzgar
sıcağın işlemediği bir gün
biraz da serinlemiş akşamlar
gecede seni görüyorum.
merak etmemelisin beni, özlüyorum seni.
biraz heyecan, biraz korku
sevmekten çıldıracak bir yürek
biraz da gökyüzü
güneş çoktan sen olmuş,biliyorum.
...

...(7)

tabirinle başlayacağım selamıma, ancak bulamıyorum kelimelerimden yakışacak bir söz sana... bugün burada yine gri bulutlar geziyor, ama ben onlara aldırış etmiyorum. bir kaç damla atacaklar üzerimize sonra çekip gidecekler gitmek istedikleri yere. bir yağmur tanesi de o denli yapışmış pencereme, yere akmamak için sıkı sıkı tutunmuş olduğu yere. minicik bir serçe de öyle çok ıslanmış ki , rengi gitmiş nerdeyse... bugün burada hava alacakaranlık, ama ben güneşi görebiliyorum yine de. geceleri severim bilirsin, ama gündüz de güzel gecelerin içinde. zaman geçip giden, akıp gidendi ya ; yalan olduğunu bir kez daha bildim böylece, gündüzler mi gecelerin ardından yoksa geceler mi gündüzlerin ardından hiç bilemedim ama, ikisi de birbirine o kadar amade, o kadar yakın...

sonra günüm başladı sabahın erken saatlerinde, uyandığımda rüyam ise halen gözlerimdeydi. saçımda karanfiller , elimde sıcak bir yürek ve aklımda bir hiç... evet aklımda hiç bir şey olmaksızın, sadece dudağımda tebessüm. sabahın ilk ışıklarına bir gülümseme, ve geceye doğru gidilen yolun ilk adımları... ne diyeceğini bilemeyen dudaklarımda ise onca kelime sırada bekliyor söylenmek için. hangi birini söylesem diye düşünürken içimden, karşımdaki gözlerin içine boş boş baktığımı da fark ediyorum kimi zaman. saçımın bir teli hizasını terk edecek olsa onu tokanın en can alıcı yerine sıkıştırarak cezalandıran ben, şimdi rüzgara teslim ediyorum her bir telini.yüzüme vuruyor arada topladığım at kuyruğum, aldırış etmiyorum tenimdeki acıya. kirpiklerim kıvrılmış bir yoldur benim bakışlarım içinde duran, onlar da bakışlarımı kıskanıp kan çanağına dönesiye kadar, gözlerime yalvarıyorlar , ama artık onları bile görmüyorum. dudaklarım, sandalyesinin üzerine tüm gösterişi ile eteklerini yaymış pempe elbiseli kız gibi , olduğu yerde raks ediyor, gülerek. ve öyle de güzel ruhum şimdi...

içtiğim çayın demi hep acı olmuştu, ne kadar soğursa soğusun illa ki dilim yanardı. kahvenin kokusuna hayrandı burnum. kulaklarım en içten sesi duymayı , onca gürültü içinden bir tek o sesi duymayı da bilirdi. gözlerim hiç mükemmeli aramadı, zaten mükemmel olmak en büyük zaaftı. kim mükemmel olursa , bir yerden fedakarlık etmiş muhakkak eksik kalmıştı. eksik kaldığı yanı da zamanla yok olunca, bizler hep onu tam sandık.gülmekdi en mükemmel olan, fakat onun bir farkı vardı ; eksilmek yerine daha çok artmaktı...gözlerdeki gözyaşını da artırır insan gülerken ama ağlamaz, ağlarken gülebilir oysa.işte bu kadar saçma ve bu kadar derindir kimi zaman ömür , saçma yanı bizi içinde yaşatıyor olması , derin kısmı ise yaşıyor olmanın en güzel nedeni. yaşıyorum , çünkü gülebiliyorum.

adımlarımı attığım her yerde , her toprak sesinde o şarkı vardır, duyamazsın. ama duyamadığın o şarkı hep çalar insanın içinde. notalarını bir türlü dökemezsin , fakat sürekli mırıldanırsın ya hani, işte öyle...nisan yağmuru gibi dökülse sözler keşke dilime, anlatabilsem keşke bende, ama bilemezsin ben bakamam gözler içine.hep yalnızken söylerim sevdiğim şarkıları , bağırdığım haykıra haykıra söylediklerim hep yalnızlığım ve benimle.en sevdiğim şiirleri okudum yazdım sabaha karşı giden o sessiz saatlerde. herkes uyurken , ben kalemimle konuşurdum yine.beyaz sayfalara hiç inanmadım, yalan söylediler hep bize. üzerindeki çizgilere zaten hiç uymazdım, kareli olanların içine de sığamazdım. yazdım hep, okumadan geriye dönüş yapmadan noktaya virgüle dikkat etmeden hep yazdım ben.yazılan her kelime minnettardı belki , ama onların bu dileklerini duyamadım, çünkü kalemimin sayfam üzerindeki dansına ben aşıktım, anlatılamayacak denli hayran... sabahın ilk saatlerini severim billirsin, gecelerin bir diğer yüzüdür onlar. fakat hiç yeni doğan güneşle beraber uyanıp , kimsesiz sokakların başında yere düşen yaprakları tekmelemedim. hele gazoz kapağındaki silinmiş yazıyı okumak için yere eğilip de, toprağın kokusunu içime çekmedim. yağmuru severdim ama , ıslak toprağın kokusu üşütürdü beni.ilkbahardaki heyecan hep içimde oldu bunu kaybetmedim ama sonbaharların sarısını kahvesini biraz kurumuş kızılını da çok sevdim.

hani koşmak istediğin zaman içindeki heyecanı destekleyen kalbin hızlı hızlı atar ya, işte uyurken bile koşuyorum ben rüyalarımda. bugün de öyle bir rüyanın içindeydim hızlı adımlarımla. korktuğum bir yüz , çatlamış elleri arasındaki makasla kovalıyordu beni , ama ben ona bile aldırış etmiyordum bu sefer. gülüp geçmeyi öğrenmiştim bu defa. ve hep bir ses duydum o yeşil , koca yapraklı ağacın ardından "korkma, sevgin var" dedi bana. ilk defa bu kadar sevgime güvenmiştim, ve ilk defa onun gücünü kabullenmiştim. gözlerimi açıp sonlandırabilecekken bu rüyamı , korkmadım, ve hep içimdeki sevginin kolunda yürüdüm aldırış etmeyen , endişelenmeyen yüreğimle. bilemezsin, bilemiyorum ben de...

hep mutlu oldum ben, kötüyü nefes alamadığım o basık zamanlarda tanıdım. hızla inip kalkan göğsümün içinde çırpınan kuşu hiç ilkbaharsız bırakamadım. olmadı değil , oldu... mutsuz olduğum da oldu. ama uzun sürmedi, fakat bedellerini hep ağır ödedim. bilirsin hep kaybetmekten korktum, ama haklıydım çünkü hep kaybeden ben oldum. en ağır bedel buydu zaten, elinde tutmaya kıyamadığın bir kuş tüyünün en ufak bir rüzgarda uçup gitmesiydi dediğim.ama dedim ya, artık korkmuyorum. korktuğum tek şey, korkmak bundan sonrası için.
anlatması güç olan, bunca yıldır tanıdığım mutluluk denilen arkadaşımı hiç tanımadığımın farkındayım. meğer onun ne büyük dünyası varmış dünyam içinde. ben yalnızca bir bahçesini dolaşmışım, şimdi vadileri benimle. sanıyordum ki kana kana içmişim mutluluğun serin sularından , oysa ben bir derenin içinde geziyormuşum daha. ayaklarıma batan çakıl taşlarının yosunundaki yeşili yeşil sanmıştım, gör ki ne filizlerin yeşili varmış daha. en aydınlık gülüşü ederim diye gülerdim dünyama, halbuki geceleri bunun için severmişim, ben karanlığın içindeymişim daha. güneşi her sabah doğan o koca yıldız sanardım, meğer geceler bile güneşli olabiliyormuş bana. bilmiyorum ne kadar anlatabildim şimdiye dek, fakat bundan sonra anlam alabilir kelimelerim şiirler arasında...

kelimelerin bana aracı olduğuna duyduğum minnettarlığın sesini duyurmak isterdim, ama bunu yine o sevdiğim kalemim ile anlatacağım onlara. ve en zoru sana minnettarlığımı duyurabilmek, bilmiyorum duyabilir misin?konuşmasam da anlattıklarımı anlayabilir misin mesala...kelimelerin kıfayetsiz kaldığı zamanlarda onlara anlam aktarabilir misin, bilmiyorum...işte bu kadar , şimdilik yazabildiklerim , yazmaya çabaladıklarım bu kadar. dersen ki ne anlattın sen şimdi bana diye, işte deminden beri bunca soruyu sormamın sebebi de bu. ben bilemedim ne anlattığımı, sen anlayıp da bana anlatabilir misin? . . .

...(6)

beni merak etmemelisin,gülüyorum.
biraz seviniyorum,biraz da neşeli
ama yine de özlüyorum seni
elimde bir hediye, bir parlak kağıt
paketledim şimdi onu, sahibine gidiyorum
biraz eğlence , biraz yaşlılık
iyi ki doğdun demek için yürüyorum.
beni merak etmemelisin,gülüyorum.
biraz vefa, biraz akraba
sevinsin diye, desinler diye merhaba
biraz seviyorum, biraz özlüyorum
bir ziyerettir ki onu tamamlayıp geliyorum.
beni merak etmemelisin, gülüyorum.
güldükçe seviyor, özlüyorum.
ne zaman döneceğim bilmiyorum,
uyku vakti geldiğinde, ona gülümseyip uyumanı diliyorum.
tatlı rüyalar, bir de geceler
biraz yıldız, biraz da karanlık seni bekler
sabah uyandığında, selam eder sana melekler...

...(5)

merak etmemelisin beni, uyuyorum.
biraz başım ağrıyor,biraz belim
ayaklarımda bir durgunluk
biraz da üşüyor ellerim.
yorulmuşum, dayanamadı bedenim
biraz uykum geldi,biraz rehavet
ruhumda bir heyecan
biraz da ağlıyor gözlerim.
merak etmemelisin beni,uyuyorum.
biraz rüya, biraz hayal
düşlerimde hep sen
biraz da gerçeğe gidiyorum.
sevmişim,biliyor bunu yüreğim
biraz tutku, biraz aşk
dudağımda tebessüm
biraz da korkuyor gözlerim.
merak etmemelisin beni,uyuyorum.
biraz sen,biraz ben
devrandan bir gün daha
biraz da böyle geçiyor günlerim.
gündüzüm,ve biricik gecelerim
biraz yıldız, biraz karanlık
esen kısık sesli rüzgar
biraz da seheri severim.
merak etmemelisin beni, uyuyorum
biraz uykum,biraz durgunum
biraz başım ağrıyor,biraz belim
yorgun düştüm,dayanamadı bedenim
sayıkladığımda söylediğim kelimelerim
biraz senli,biraz benli
hepsinin ardından sessizce gel ki
uyuyorum uyandırma beni
bir rüya içindeyiz şimdi
merak etmeden beni,
uyuduğumu seyret hadi...

...(4)

ne yaparsın dediler, severim dedim.
yürüdüğümü hatırlıyorum,hani benim sevdiğim yağmurlu sokakları bilirsin. ama yalnızken yağmur tanelerinle kavga ettiğimi bilmezsin. onlar seni fısıldarlar
bana, o zaman neden yere düşüyorsunuz derim, neden onu toprağa veriyorsunuz?dediler ki, toprak canın başladığı yerdir. senin canının geldiği yerdir. çiçeğinin açtığı, aşının büyüdüğü, hayatını alıp zamanlarca sakladığı ölümün de
bulunduğu yerdir. onu neden öldürüyorsunuz dedim, öldürmek değil sandığın dediler. seni her gün yeniden yaşatmak için yağar yağmur, ıslanır topraklar
dediler. sen, canımın başladığı topraktan, ruhumun huzur bulduğu göklere eren, sığmayıp taşan bir sevgiye sahipsin içimde dedim, onlar bişey
demediler bu defa, suskun kalıp, yüreğimin sesiyle yağdılar göklerden aşağıya.

sessizce başımdan süzülen her bir tanede gülümsemelerini gördüm, saçlarımı saran ellerini , yanağımdan süzülen buseni. her birini yağmur tanesi
kıskanmış şimdi. bulutlara anlatmışlar seni, beyaz olmuş bunun için her biri. göklere anlatmışlar seni, dediler ki " o bambaşka biri", gülümsediğimi
gördüklerinde sandılar ki katılmıyorum onlara. halbuki bilemediler, bir yanlışlık yapıp seni tabir ettiler. bilemediler, sen tabirlere sığamazsın, kelimelerce
taşınamazsın. en büyük hata baştaydı aslında, sen anlatılamayansın ki, seni gökyüzüne hangi kelime anlatsın?

havanın yavaş yavaş soğuduğunu söylediler bana, üşüyeceğimi zannettiler, içimde yanan sen ateşini görmeden , beni üşüyecek olan yürek sanıp,
kendilerince bir güneş seçtiler. bu aydınlıktır, bu sıcaklıktır dediler, acıdım onlara ki seni bilemeyip güneşe sarıldılar, aydınlık sıcaklık orada sandılar. senin
yüreğin içindeki sıcaklığı bilemeden, onlar üşüdüler birbirlerine sarıldılar, ve yerdeki küçük su birikintilerini oluşturdular.

kaldırım kenarında yürüyen, seni bilemeyen bir başka yüreğin, küçük su birikintilerine tekme atarcasına yürüdüğünü gördüğümde,biraz ılındı yüreğim.
seni tanıyor da bunun için öyle yürüyordur dedim.sensiz bir dünyanın soğuk sularına atıyordur işte tekmeyi dedim. düşündüm ki, senden yoksun kalan
yağmur tanelerinin üşüdüğü o zamana neden tekme atsın, kendisinin de ruhu o suyun içinde ıslakça,üşümüş halbuki. paçalarında
yalnızlığının,sensizliğinin izi daim, yanından geçen arabalar bile bu düşünceye hakim, ki ıslattılar onu yanda biriken yalnız sularla.yağmurun her tanesi tanımak istiyor şimdi seni bu ara.

yine yürüyorum şu çukurlu yolların kaldırımlarında, yağmur hafiften gelmeye başladı sinirli taneleri ile. "nerede o?" dediler. anladım ki seni aramaktalar
yine. yüreğimde dedim, yağabilir misiniz oraya?yağarsak yüreğin gözyaşı olur dediler. peki siz ne yaparsınız dedim, dediler ki, canlandırırız biz, yağarız, toprakla kokarız, yeşille açarız, beyaz olur
gökyüzünde hayaller kurarız...sonra bana dönüp sordular; ne yaparsın dediler, severim dedim.

onlar seni bilemediler. üşüdüler.yağdılar. kimi zaman öfkelerinden gökle beraber kızıp gürlediler. hep seni aradılar. senin tenine dokunmak istediler benim
adıma, izin vermedikçe ben yüreğime yağamadılar, her insana yaptıkları gibi gözyaşı akıtamadılar. bizim başka olduğumuzu sonradan anladılar.anladılar ki, seni baharın müjdesi olarak verdiler bana, anladılar ki ; biz başkaydık her bahar gibi.yürüdüğümde attığım adımlara aldırmadan, yanıma gelip tekrar sordular ; ne yaparsın sen?

severim.

severim ki, yağmur taneleri bile kıskanır.

severim ki,gök büyüklüğüne aldırmaz küçük bir çocuk gibi ağlar yağmurunla.

severim ki, rüzgar pes ettirmek için soğuk eser bir de yalnızlıkla.

severim ki, bir ben bilirim bir de sevdiğim yalnızca...

...(3)

sessizliğinde nasıl korktuğumu ah bir bilsen. telaşımı bir hissetsen. ağaçların en köşebucak dalında yalnız başına kalmış bir yavru kuş gibi, çaresiz, yem
oluyorum korkularıma. korktuğum sessizliğin uğultusu değil, sensiz kalan bir ruhun söylediği şarkının nakaratı...ve yine sensiz, ve yine sensiz, diyerek tamamlanan cümlelerin her biri.sensiz olmak, acıtıyor yüreğimi.

duyduğum , anlamaya çalıştığım bir kaç ses vardı evvelden. sabahları uyanan kuşların cıvıltıları, ağlayan bir çocuğun birden gülümsemesi, yalnız kalmış
bir insanın bakışlarındaki sesi. şimdi ise, bir ses daha var kulağımda beliren, sensizliğin sesi...sensiz geçen her anda var olan , bordo renkli bir ses işte.sensiz olmak, uğuldatıyor yaprakları.

kendinden geçip gitmiş, ne olduğunu unutmuş, küçükmüş ya da büyükmüş umursamadan kendini, uyuşan bir ruh şimdi bedenimdeki. sensiz kalan bir
sokağın sessizlikte , ayakkabılarımdaki sesi yankılandırması gibi, yankılanmak istedim yüreğim şehrinde şimdi. belki o zaman sensizliği duymazdım,kimbilir.ve sanıyor musun ki,sensizliği duymamak mümkündür,sensiz kalmak bir yürek için giyilen en ağır hükümdür.sensiz olmak,zindan eder yürekleri.

sol yanında en içli duran yerdedir yerin. heyecanın olduğu,sevginin bolluğu, şevkatin dairesinde şekillenen bir yaşamın içinde,yeni bir yaşam olmaktır
inceliğin. incinmenden korkan şehrin insanlarınca komşu edinilen bir yürek şehrinde büyümelisin şimdi, çocukluğunun en haylaz yıllarını, gençliğinin en
dolu zamanlarını,yaşlılığının en anlamlı bakışlarını bu şehirde var kılmalısın. yalnız ki , sessiz kalmamalısın.sensiz olmak , yalnız bırakır şehirleri.

sessizliğinde, sensiz olan her anda, korkmak şaşılacak bir şey değil, senin yanında huzur bulmaksa esas olan, sensiz olunan her an korkunun kendisidir.sen ki aydınlıksın ruhumun güneşi, ellerimi iki yana bırakıp, gökyüzünü düşlesem herkes gibi. geceleri karanlık yapsam,yıldızlarımı görmezden gelsem, karanlıkta kalır mıyım sanarsın?sensiz olmak, işte asıl karanlık budur yürek için.

...(2)

başlamak için söze, seni hapsetmek gerekir önce..hapsetmek ki yüreğin en derininde seni bulmak, aldığın nefesi sen bilmek, geri verdiğin anda bir sonraki nefes alma zamanına kadar hasret içinde
boğulmak. sen ki, hapsolmuşsun yüreğin en derinine, yürek olmuşsun içime.

yaşamak için senle, sen olmak gerekir önce..sen ki yaşamanın anlamı, anlam ki mananın en muhteşem hali, muhtemelen sonsuz muhtemelen ölümsüz olmak, uçmak ve hiç konmamak.çırptığın kanat seslerinde var olan namelerde dahi seni duymak, yaşamak ki sevmek seni, sen olmak.

zaman ki fesat koşup gülümsemelerimize, küheylan eyler kendini. koştukça koşar , hızlı olmak adına elinden geldiğince kendini yorar.bilmez ki küçük bir
ruhun büyümek adına, elinden gelen yardımı bu şekilde yapar. günler geçer, aylar geçer ve yıllar geçmiş olur, koşan küheylandır ki, küçük bir ruhu
büyütmüş, küçüklüğü yanında koşturmuş, büyümeye susatmış, suyunu ikram etmiştir.

ömür ki doyulamayan sanılmış. yaşamak ne güzel be kardeş demiş yanındakine her bir veli. yaşamak değil doyulmayan, sen olmak.biraz kulakları çınlamış olmalı ki seni duymuşlar, seni yaşamaya doyamamışlar. peki tamamen sen olan bu gönül, yaşamaya nasıl doyar?

gece ki ben olmuş yıldızların her birinde, sabahı kovalar. sabah ki sevdiğimi bilir geceleri, bunun için biraz geç doğar. sen ki hem gecesin hem gündüz, en sevdiğim gece, en aydınlık bir gündüz. sevgimsin, bilirsin, bilirsin ki sen en sevdiğim bir gece gibisin.

bitirmek için sözü, seni hapsetmek gerekir önce...hapsetmek ki, anlamların en güzeline, sığmayan kelimelere,bir bakışa ya da gülüşün en incisine.gülmek ki, sen olmak, sen ki yaşamak,yaşamak ve sonsuz olmak,sonsuz ol diye,gülmek.

başlamak ve bitirmek haksızlık olur ki, sığmazsın kelimelerekelimeler ki buruktur yüreklerisığdıramadılar seni içlerine.içleri ki sen dolusundur,bendeki yürek gibi yine.

...(1)

ve sevmişken bir çok şeyi kalbimle
seni buldum gönlümde
elimde ne varsa bıraktım
mesala düştü tepsi içindeki çaylar yere,parçalandı umutsuzluklarım
tıngırdadılar merdivenler üzerinde
misket oynamayı unutmuş gözler
onları izlediler toprakla sarılasıya kadar
ve sevmiştim bir çok şeyi kalbimle
ya da öyle sanmıştım ben yine.

görmüşken yıldızları gökyüzünde
seni buldum gecelerimde
ağladığım ne kadar gözyaşı varsa hepsini gülümsemelere bıraktım
parçalandı umutsuzluklarım kayboldular karanlık içinde
kuytularda korkan gözler
onları cesaretle kovaladılar
ve sevmiştim bir çok şeyi kalbimle
ya da öyle sananlardandım yine.

duymuşken şarkıları sessizlikte
seni buldum namelerde
haykırdığım ne kadar beste varsa
söyledim yeniden dün gece
parçalandı umutsuzluklarım
döküldüler kelimelerim üzerine
kalemimdeki son kalan mürekkebimle yazdım
bitirdim sayfalarımı seninle
ve sevmiştim bir çok şeyi kalbimleya da işte öyle...

ağlamıştım yalnız kaldığım o günde
en sevdiğim şarkıları bağırıp da söylerken
ellerimin titrediği bir vakitte kalem tutup
beyaz sayfayı siyah yaparken
parçaladım umutsuzluklarımı
seni bulunca gönlümde
yaşadığım ne kadar gün varsa bıraktım geride
yeniden doğup, sevdim seni kalbimle.
ya da öyle sanmış bir halde değil
gerçekten öyle.

O '

gece gibi gözleriyle, geceyi aldatan gündüz aydınlığındaki yüzüyle baktı bu defa gökyüzüne. yıldızları kıskandırdı, onları kavga ettirdi, küstürdü. ama olan bitene hep güldü. içinde yaşadığı çıkmaz sokak serüvenlerinin komşularını aynı eve topladı, kimi vakit en sevdiği şarkıları söyledi onlara, kimi vakit ise nedensizce ağladığı gözyaşlarının hikayesini anlattı. yanağından süzülen damlalarla aynalarda konuştu, konuştuğu kelimelerin sessizliğinde yankılanışından korktu, karanlık odasının kapısını açıp ışığı görmeden, buruşmuş yaşlanmış yatağının üzerine uzanıp, ne rüya görmek istediğini karanlığa anlattı durdu. halbuki karanlıktan korkuyordu. çok zaman geçmeden yırtmacından aşağıya koşan bacağı ile yere narince uzanıp ayağa kalktı, duvarlarda kaybettiği ellerini aradı, duvarlar soğuk olmadığı gibi derin de değildi. çok geçmeden buldu ellerini, sevdi, sevmeyi elleriyle öğrendi.uzun bir elbiseydi vucudunu saran, ve karanlık geceyi aydınlatan. geceyi kıskandıran gözleriyle kendine bakmadı bu defa, aramak gerekirdi kaybolan duvarın içinde yok olan kendisini, bulmak güçtü çünkü yıkılıp gitmişti eski evin cumbalı duvar köşesi.ve bulmak güçtü eski çıkmaz sokağın komşularını, onlar ölmüştü.ve bulmak imkansızdı kaybolanı,ve kaybolan yıkılan değil, yıkılmış olan değil ; yeniden var olan geceydi. sabah olmuştu o yatağı üzerinde rüyasını anlatırken. ve hatta uyumuştu gözlerindeki parıltı en güzel halindeyken.

kül yanar mı?

kül yanmaz, yanan ateştir kordur.
kül ateşin yanan yüreğine teselli vermek istemiştir
ama yanan bu yürekten kül de nasibini almıştır
ısınmıştır, hatta kimi yerleri yanmıştır
acımıştır teni küllerinama o ateşin etrafını yine sarmalamıştır
belki en ufak rüzgarda uçup gitmek istememiştir
ya da silkinmeyi kaderi bellemiştir
kimi vakit tablanın birinde, kimi vakit bacaların tepesinde
ancak kül gibi olmak lazımdır
yanacağını bile bile, ateşe sarılmaken ufak rüzgarda uçacak olsak bile
yanan bir yüreğe ilaç olmak, derman kesilmek
kül yanar mı dersen
yanmıştır ateşi görünce
içi yanmıştır.

anahtarlar

hep o amcanın elinde görürdüm demir parıltılı anahtarları. şıngır şıngır oynardı onlarla parmakları arasında.üzerine giydirdiği renkli elbiselerini sıraya dizmek benim için en zevkli oyunlardandı. turuncu hep ilk sırada yer alırdı, o yok ise canlı bir yeşil ve ardından kırmızı...sonra kimin dişi daha fazlaysa o daha yaşlı sayılırdı, insanların aksine. küçük posta kutusu anahtarları hiç işe yaramazdı ama yine de koca bir avlu kapısının anahtarı yanında alırdı yerini. hele ki tüm anahtarları yüreğine bastıran kocaman bir çember vardı ki onu biraz yana çevirip de anahtarlardan birini çıkarabilmeyi başarmam için tam on yıl bekledim, anahtarlar bana sabretmeyi öğrettiler.

sanıyordum ki bizim evimizde sadece annemde vardı bunlardan. babam hiç bu renkli demir parıltıları eline almamıştı. işten dönüş saati yaklaştığında muhakkak evde olunmasını isterdi annem kendince, babam o demir parıltıları görmemeliydi. buna bir türlü anlam veremiyordum. halbuki ne kadar da renkli görünüyorlardı, babam da alsaydı ya onlardan. canı sıkıldığında aynı diğer amcalar gibi elinde şıngırdatsaydı, hatta arada bana verseydi de bende halının en az renkli yerine onları yayıp sıraya dizseydim. ama bekledim, babam bir gün bana da bu anahtarlardan alacak diye. her doğum günü sabahında bu heyecanla uyanıp, işten dönüş saatini hep bekledim.

zaman geçtikçe beklemekten usandım , gidip kendim aldım iki demir parıltı. hep yanımda olduklarını hissetmek için cebimden hiç ayırmadım onları.baktım ki kapıyla arkadaşlıklarını görmek bana hiç nasip olmadı, dedim, neden bunları kullanamıyorum ben?
sonra anladım, onlar yalnızlığın kandıran renkli yüzüydü. benim küçüklüğümden beri sevdiğim o şıngırtılar, yalnızlığın türküsüydü. anahtarla kapıyı açıp, soğuk kalmış odaların içinde sıcağı oluşturmak zor gelirdi yüreklere, ağlatırdı hatta. geceleri en ufak tıkırtıda uyanabilirdim, ama yalnız değildim korkmazdı ruhum. babacım teşekkür ederim, bana yalnızlığı hediye etmedin, arada kapının önünde çok kalıp ıslandım. ama yalnızlığın rüzgarıyla yüz derimi hiç çatlatmadım, üşümedim.annecim teşekkür ederim, babama ve bana yalnızlığın şarkısını hiç dinletmedin, nerede olursan ol, illa ki kapının ziline basmamızı sağladın, yüzümüzü güldürdün, bunu daim ettin.

ve anahtarlar...şimdilik cebimde kalın, belki bir gün şarkınızı dinlemeye gelirim.renklerinizi kaybetmeyin sakın ola böyle dedim diye, çocukluğumda kalın, diğer renkler gibi.

ruhum..

...
ve öyle güzel ruhum şimdi...
hani tren yolları boyunca, kahveleşen rayların küfleri kadar yapışmış ruhum güneşine.
sabah ister gelsin pencereme, isterse gitsin doğsun başka yerde, umrumda olmayacak.
ben aydınlığımı, en renkli ışığımı almışken hele içime...
ve öyle güzel ruhum şimdi...
üzerinde hiç ağırlık kalmayan bir göğsün özgürce, nefesle yolculuk yapıp,
bir gökyüzüne bir de ayaklarımın hizasınca uçmasından yana güzelliği görür oldu gözlerim.
ve dudaklarım...
onlar hiç bilmediği yollarda yolculuk yapıyorlar şimdi.
bir yanı diğer yöne , diğer yanı öteki yöne koşa koşa gidiyor.
gülümsemek diyorlar adına, ya da... işte öyle.
ve öyle güzel ruhum şimdi..
yüreğim çıldırmışçasına coşkulu
ellerim üşümüş gibi ürkek ve korkakça titremekte
gözlerim yaşlarınla dansta ve gönlüm...
onu görenler şimdi dediler ki" o bambaşka"o şimdi öyle güzel.
hani, açan çiçekler gibiuçan martılar,bembeyaz, sen gibi.
düşündüğüm yollar kadar ileri
ve geçmese dediğim zaman kadar geri
ve ruhum öyle güzel şimdi...
gündüzüm başka, gecem de aşkta yıldızım yolculukta,
ve sen işte burda,şuramda.
ömrüm baharda, bahar sendesen orda, güneş de içinde.
ve ruhum...
tren yolları,gelmeyen gündüz,doğmayan güneş,çıldıran bir yürek,
titreyen el,gözlerdeki yaş,uçan martı,ömürdeki bahar gibi.
ve ruhum öyle güzel şimdi,
varlığınla yaşıyor sanki.

...

oyun

ve oyun başladı...perde açıldı, tek tek çıktık sahneye. bir ben vardım , bir de var sandığım. hepsi oyundu ve hepsi sayfalarda yazılmış,
akıllarda şekillenmiş, fikirde hayat bulmuş bir kaç yaşamdı o kadar. ve ben öyle gerçek oynadım ki rolümü, bazen ağladığı
yerde ağlamak istedim , bazen de ağladığı yerde rolüme teselli vermek.ne kadar gerçek olsa da, oyun olduğunu bile bile "gerçek bu" dedim. kim bilir, belki de gerçek olsun istedim. sonra
oyunculardan biri düştü sahneden, sendelemişti zaten perdeye doğru, biri koştu ön sıralardan yetişemedi, ki yetişse bile
vakit artık çok geçti.çünkü oyun başlamıştı.işte o zaman duydum içimden duymadığım heyecanımı, sevincim benimle bütün,hüznüm ise sürekli sırtımdaki bıçaktı. her alkışta
her gülümsemede kendini fark ettiriyordu bana. inanmak istemedim ilk önceleri, oyun bu, oyna geçsin sahnenin biri dedim,
rolüm gereği gülümsedim.hep iyi olandım, kötüyü bilemeyendim. öyle ya, tabi.ne iyi insandım ben, oyun içinde gerçeği, gerçek içinde oyunu ayıramayacak kadar saf hatta. sahne başından bakınca ışıklara,
gözlerimin kamaşacağını, boncuk boncuk siyah görüntüler içinde seyircileri arayacağımı bilemedim.oyun bu, oyna geçsin sahnenin biri daha dedim.ve sonra oyun başladı.asıl sahne buradaydı. ben gerçekleri oyun, oyunları ise gerçek sanardım. öyle değil dedi bana süflorüm, bu oyun başka...oynanması zor,perdeleri ağır ve hatta seyircileri yalan. alkış sesleri yok , üzülme kötü oynadım diye, iyi olana da sessiz
kalan çok.bu oyun zor, perdeleri kadife. bile bile oynamak, bile bile gerçek sanmak, ve güle güle gidebilmek içinden. ve oyun bitti.anlatılamayanlar kadar çok kelime, ve anlatılanlar kadar az değerli bakışlar içinde, sessiz sedasız bir kapanış.belki bir kaç damla göz yağmuru, ve belki yüreğin enkazı, o kadar.
işte o zaman, oyun bitti.